F-35'in NATO hava savunma mimarisindeki merkezi rolü artarken Türkiye'nin programın dışında kalması stratejik boşluklar yaratmaya devam ediyor.
Lockheed Martin F-35 Lightning II programı bugün itibarıyla 17 ülkenin aktif katılımıyla sürdürülmekte olup 2025 yılı sonu itibarıyla toplam teslimat sayısı 1.100'ü aşmıştır. NATO içindeki en büyük kullanıcılar ABD, Birleşik Krallık ve İtalya'dır; Hollanda, Norveç ve Danimarka da filolarını hızla güçlendirmektedir. Polonya, Finlandiya ve Yunanistan'ın yakın zamanda gerçekleştirdiği sipariş kararları ise Doğu Kanadı'nın da bu platforma geçiş sürecini hızlandırdığını göstermektedir.
Türkiye'nin 2019'da S-400 alımı gerekçesiyle programdan çıkarılması, ittifak genelinde derin bir hava savunma entegrasyon açığı doğurmuştur. Türkiye'nin F-35 kapsamında üstlendiği bileşen üretimi—ki bu, yıllık yaklaşık 12 milyar dolarlık bir tedarik zincirini temsil etmekteydi—büyük ölçüde başka ülkelere kaydırılmış olmakla birlikte, bu süreç hem maliyetleri artırmış hem de program takvimlerini sekteye uğratmıştır.
Operasyonel açıdan F-35, yalnızca bir savaş uçağı olmanın ötesinde, uçan sensör-füzyon düğümü olarak tanımlanmaktadır. Bu platform; F-22, E-3 AWACS ve kara tabanlı radarlarla gerçek zamanlı veri paylaşımı yaparak ağ merkezli muharebe ortamında benzersiz bir değer sunmaktadır. Bu entegrasyon derinliği, F-35'i sadece ikame edilmesi güç değil, ikame edilemez bir platform konumuna getirmektedir.
Program kısıtlamaları açısından bakıldığında, blok 4 yazılım güncellemelerindeki gecikmeler ve yaşam döngüsü maliyetlerinin beklentilerin üzerine çıkması ciddi endişe kaynağı olmaya devam etmektedir. 2026 yılı itibarıyla F-35'in uçuş saati başına maliyeti 40.000 dolara yaklaşmaktadır; bu rakam, F-16'nın yaklaşık 2,5 katına karşılık gelmektedir. Bazı NATO üyeleri, bu maliyet yükü karşısında F-35 alımlarını sınırlandırırken mevcut J-10, Gripen ve Typhoon filosunu koruma yolunu seçmektedir.
Sonuç olarak F-35, NATO hava gücünü dönüştürmekte ancak bu dönüşüm beraberinde bağımlılık ve maliyet sorularını da getirmektedir. Türkiye'nin yokluğunun yarattığı boşluk ise KAAN programıyla kısmen kapatılmaya çalışılmaktadır.